FYC

FOR YOUR CONSIDERATION…

still-of-domhnall-gleeson-in-ex-machina-(2015)-large-picture

Domhnall Gleeson, Ex Machina ||| En İyi Erkek Oyuncu

Bayanlar, baylar ve geleceğimizin teminatı sevgili küçükler…

Eminim Alicia Vikander’ın gözlerimizin önünde ete kemiğe bürünen kadın robotunun benzersizliğini size işaret etmeme hiç gerek yok. “Çılgın bilim adamı” prototipine getirdiği yeni solukla gözlerimize bayram ettiren sezonun en kazanan ismi Oscar Isaac’e gelirsek, eminim edecek çok sözünüz vardır. O ne karizma, o nasıl bir değişim, dönüşüm, falandır, filandır. Oysa ki şu elimde görmüş olduğunuz genç İrlanda gülü, bütün “ginger”lığına rağmen sıradan adamı oynamaya soyunmuş Domhnall Gleeson, gerçek olduğuna inanmanıza yetecek kadar iyi olduğu için, pek zahmetsiz bir iş yapıyormuş gibi göründüğü için ilginize mazhar olmayı hak ediyor. Kendini içinde bulduğu deney ortamının nerede başlayıp bittiğini sorguladığı, masa başı işinden bu harikalar alemine düşüşünün sertliğinin ayırdına vardığı sahnelerde seyircinin gözü kulağı olup filme çakılı kalmasını sağlıyor. Ama asıl Eva ile arasındaki küçük sessizlik anlarında kusursuzlaşıyor. Kendini oynadığı yönünde şüpheniz varsa, bu sezonki diğer işlerini (the Revenant, Brooklyn, Star Wars: the Force Awakens) izleyip yeteneğinin ölçeğinin farkına varabilir, oy pusulanızda kendisine bir yer vermeyi düşünebilirsiniz.

Yeri gelmişken Set Tasarımı konusunda tarihi dramalar, oyuncaklı casusluk hikayeleri gibi ilk akla  gelen işlere vermekten imtina ederseniz kıymetli oyunuzu (ki neden etmeyesiniz), ince işçiliği, hikayenin dinamiklerine ve karakterlerin ilişkilerine yön veren tasarım harikası mekan kullanımıyla Ex Machina’yı da es geçmeyesiniz.

Seda Artar (talk is fine)

201505757_6

Victoria ||| En İyi Film

Daha çok aktör kimliğiyle tanınmış Alman yönetmen Sebastian Schipper’in kamera arkasında bulunduğu Victoria, Berlin’den 3 farklı ödülle dönmüş ve dikkatleri üzerine çekmişti. Yarattığı yüksek beklentiyi karşılamakta hiç de sorun yaşamayan yapımın öyküsü, filme adını veren İspanyol bir kızın, Berlin’deki bir gece kulübünde eğlenirken kafası kıyak dört Alman genciyle tanışması etrafında şekilleniyor. Bundan sonra da iki bölümde anlatılan bir maceraya konuk oluyoruz. Oldukça sıcak ve sakin geçen ilk kısımda karakterlerin samimi, biraz da çocuksu ruhlarına dokunup yeni bir arkadaşlığın doğuşuna tanık olmak mümkün. İkinci bölümde ise hikaye, trajik bir soyguna uzanan karanlık bir döneme teslim oluyor; bir yere ve birine ait olmak isteyen Victoria ile yaşadığı şefkatsiz dünyayı içten içe reddeden ince ruhlu Sonne’nin yakınlaşmasını da öne çıkararak bir suç dramasına dönüşüyor. Yapımın bu denli dikkat çekmesinin ve merak edilmesinin en önemli nedeni tamamının plan sekans kurgusuyla çekilmiş olması. Schipper kamerasını çalıştırmış ve 140 dakikalık kesintisiz bir anlatı sunmuş. Sancılı bir geceyi gerçek zamanlı teneffüs etmek de tarifsiz bir keşif olmuş. Böylesine dinamik bir hikayeyi tek planda çekmek ve bunu izleyiciye unutturabilmek hiç de kolay bir iş değil. O nedenle en başta Berlin’de ödüllendirilen görüntü yönetmeni Sturla Brandth Grovlen’i kutlamak gerek. Oyuncu kadrosunun tamamı, zorlu çekimlere teklemeden ayak uydururken karakterlere ait tüm duyguları natürel bir biçimde iletmeyi başarmışlar. Sonne’yi canlandıran Frederick Lau’nun parlak performansı ana kahramanı gölgede bırakacak kadar iyi. Yer yer zorlamaya kaçan senaryosu ve haddinden fazla uzayan süresine rağmen oldukça ilginç bir deneyim yaşatıyor Victoria. Özgürlüğün tehlikeli sınırları olduğunu kanı kaynamış gençler üzerinden aktaran ve boğucu finaliyle çaresizliğin resmini çizen Schipper’in cesaret ve becerisine ortaya konan emeği de eklediğimde takdiri sonuna kadar hak etmiş art house bir eserle karşı karşıya olduğumuzu içtenlikle söyleyebiliyorum.

Cem Erdoğ (Pis Papaz)


black-mass-johnny-depp1

Johnny Depp, Black Mass ||| En İyi Erkek Oyuncu

Tom Holkenborg, Black Mass ||| En İyi Film Müziği

Bu sene ödül sezonunda adı geçmesine rağmen ülkemizde pek sevilmeyen bir film beni çok etkilemeyi başardı. Fragman dolayısıyla açıkçası filme inanılmaz bir ön yargım vardı. Özellikle Johnny Depp’in makyajı konusunda; fakat filmi izledikten sonra filmde Depp’i tanıyamadığımı görünce makyajın ne kadar başarılı olduğuna tam anlamıyla ikna olmakla beraber; ünlü aktörün de 2007’den beri belki de en iyi performansına şahit olduğumu belirtmeliyim. Hem bambaşka bir insana dönüşmesini sağlayan makyajla hem de harikulade performansıyla rolünde adeta kaybolan Depp’in İrlanda aksanlı psikopat mafya adamı James Whitey Bulger performansı açıkçası bana göre yılın en iyi erkek oyuncu performanslarından biriydi. Delilik seviyesini tam istenilen noktada tutmayı başararak Oyuncular Birliği adaylığı alan Depp, sonunda Tim Burton performanslarından kurtularak yıllardan beridir en özgün işine imza atmayı başarıyordu Black Mass’de. Zaten kendisi de en severek yaptığı rolün bu rol olduğunu defalarca belirtiyor. Peki bu performansı başarılı kılan bir başka şey var mı dersek; o da tabii ki Tom Holkenborg’un harika besteleri. Hans Zimmer’ın öğrencilerinden biri olan Holkenborg’un gerçekten yılın en iyi bestelerinden birine imza atmayı başardığını söyleyebilirim. Umarım Depp bu filme yakaladığı çıkışı devam ettirerek birbirinden farklı ve başarılı performansıyla bir sonraki Oscar yarışlarına adını yazdırmayı başarır.

Alp Turgut (Film Doktoru)


Brooklyn1122

Saoirse Ronan, Brooklyn ||| En İyi Kadın Oyuncu

Brooklyn’de Saoirse Ronan kariyerinin henüz başında Hollywood’un tozunu atmaya gelmiş, taşıyamayacağı film olmayan, yıllar yıllar sonra beyazperdenin unutulmaz divalarına oynayacak genç aktris karizmasıyla ışıldıyor. Başlarda toy, sudan çıkmış balık Eilis tuğla duvarın önüne geldiğinde Ronan’ın yüzü, komple beden dili, aurası hem geçen zamanı hem de çekilen sıkıntılarla yoğurulan, olgunlaşan duyguları artık bir şekilde büyümüş bu genç kızın hayatının bundan sonrası adına öylesine inandırıcı kılıyor ki, rolü o değil de bir başkası oynamış olsa filmin olduğunun yarısı dahi etmeyeceğini anlayıveriyorsunuz.

Ali Fuat Kısakürek (AFK Sinema’da)


mad-max

Tom Hardy, Mad Max: Fury Road ||| En İyi Erkek Oyuncu

Mad Max serisinin son filminde eski hikayelerden çok farklı olarak yepyeni bir bakış, yepyeni bir oyuncu kadrosu vardı. Bu filmi diğer Maxlerden ayıran sadece Mad Max’in görünüşü değil ya da başrolden alınan Max değildi aynı zamanda Tom Hardy’nin üstünden gözlerimi alamadığım performansıydı. Mel Gibson’un o efsanevi Maxini miras olarak bırakabileceği tek kişi kim diye sorulsa çok azımız Tom Hardy’i düşünebilirdi. Tom Hardy, son yıllarda kendini sinemadaki rolleriyle büyüten bir aktör olmayı başardı. Mad Max’in son filminde ise; diğer Maxlerden daha zor bir işin altında kalkması gerekti. Bu iş tam anlamıyla bir kelepçeyle, yarı bağlı bir şekilde oynamayı gerektiriyordu. Tom Hardy her sahnesiyle rolünü büyüttü. Karakter belki bilinen biriydi sonuçta daha önce üç tane filmi yapılmıştı. Az çok seyirciler ne ile karşılaşacağını biliyordu. Oysa Tom Hardy hepimizi tabiri caizse beklentilerini aştı ve hayrete düşürdü. Tom Hardy’nin kelepçeye bağlı hayatta kalma savaşı ve girdiği bu kısır döngüden kendisine emanet edilen sahnelerin her saniyesini çalarak hakkettiği başrolünü geri aldı. Kariyerinin en sıradışı performanslarından biriydi. Revenant’da yeni bir performansla oyunculuğunu taçlandırıyor. Tom Hardy, Bane karakteriyle gerçekleştirdiği başarıdan sonra tek oynadığı Locke’deki güçlü karakter ve hikaye tasvirinin yanına sıradışı bir Max portresi koymayı başararak seyircinin zihnine kazınmayı şimdiden hakketti.

Burç Karabulut (Cineritüel)


CREED

Sylvester Stallone, Creed ||| En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu

Aklı 90’lı yıllarda ermeye başlamış jenerasyonun en önemli figürlerindendi Rocky Balboa. İnternetin hayatımıza henüz girmeye başladığı, televizyonda yayınlanan filmlerin sansürden bu derece nasibini almadığı dönemde televizyon kanallarımız Shawshank Redemption, The Godfather Serisi gibi filmlerle birlikte Rocky Serisi de sık sık görücüye çıkarmıştı. Dolayısıyla jenerasyonumuzun en hayran olduğu karakterlerden biri Dünya Ağır Siklet Boks Şampiyonu Apollo Creed’i devirerek gönüllerimize taht kuran o boksör yani Rocky Balboa olmuştu. Rocky ve Rambo serileri ile büyük çıkış yapan ve takip eden yıllar boyunca orta seviye aksiyon filmleriyle bocalamaktan ileri gidemeyen Sylvester Stallone, 2000’li yıllarda bu iki seriye birer yeni film ekledi fakat her ne kadar seyirciyi heyecanlandırsa da geçip giden yılların da etkisiyle öncekilere kıyasla son filmleri vasatın ilerisine gidemedi. Buna karşılık The Expendables Serisi ile aksiyon sinemasının hemen hemen bütün önemli aktörlerini bir araya toplayarak adeta ikinci baharını yaşadığı bu dönemde Creed filmiyle karşımıza çıktı. Filmin ismi ile Stallone’u yan yana görmek konu hakkında fikir oluşturmak için yeterliydi. Rocky Serisi’nin altıncı filminde kendi oğlunun Rocky ismi altında ezildiğini seyrettiğimizden, yapımcılar Apollo Creed üzerinden yürüyeceklerdi. Creed ile ilgili resim netleşmeden önce eminim ki hiç kimse –özellikle benim gibi Rocky hayranlığı ile büyümüş olanlar- bu kadar başarılı bir iş çıkacağını tahmin etmiyordu. Buna karşılık Creed’i heyecanla bekledik ve kendi adıma gördüğüm tablo beklediğimden çok daha iyiydi. Apollo Creed’in geninden gelen genç adama sahip çıkan Rocky Balboa’yı filmde hayat verdiği efsane karaktere ince bir veda ile birlikte antrenör olarak izledik. Sylvester Stallone yarattığı ve canlandırdığı efsane karakter ile kırk yıl sonra aday olarak Oscar Gecesi boy gösterecek. Ödül için oldukça iddialı konumda ve seyir zevki, yarattığı efsane karakter, yaşlı kurt imajı, ustaya saygı duruşu, ortaya koyduğu iyi performans, Creed’in aldığı olumlu notlar gibi sebepleri bir araya getirince Sylvester Stallone’un rüzgarı arkasına aldığını söylemek zor değil.

Orhun Gencosmanoğlu (Genç Adam)


ramp

Charlotte Rampling, 45 Years ||| En İyi Kadın Oyuncu

Oyunculuk dediğimiz nedir? Oyuncunun karakteri için fiziksel kayıplar yaşaması iyi bir oyunculuk sergilediği anlamına mı gelir? Ya da ağlaması bağırması yerlerde sürünmesi? Ben bu yılın ender karşılaştığım bir performans izledim Charlotte Rampling aracılığıyla. Sadece gözler. Bi oyuncu sadece gözleri ve mimikleriyle ile gönülleri fethedebilir mi? Bir parça ağlamak ya da bağırmak yok. Her şeyi gözler anlatıyor bu kez. Siz karakterin gözlerinin içindeki ateşi yangını kıyameti kendiniz farkediyorsunuz. İnanılmaz değil mi? Aklıma final sahnesindeki performansı geldikçe tüylerim diken diken oluyor. Böyle bir oyunculuğa şapka çıkarmalı!

Metin Kaçar (@methousee)


redmatne

Eddie Redmayne, The Danish Girl ||| En İyi Erkek Oyuncu

Geçen yıl The Theory of Everything filminde ünlü fizikçi Stephen Hawking’i başarıyla canlandıran ve en iyi erkek oyuncu Oscar ödülünü alan Eddie Redmayne, bu yıl The Danish Girl filmindeki etkileyici performansı ile erkek oyuncu Oscar adayları arasında hakettiği yerini aldı. Bu filmde içindeki kadının ortaya çıkmasıyla iki cinsel kimlik arasında bocalayan bir erkeği canlandıran Redmayne, bir erkek ancak bu kadar cazibeli ve güzel bir kadın olabilir dedirtti. Bakışları , bedenini kullanışı, arada kalmanın verdiği hüznü çok iyi yansıtan 34 yaşındaki Redmayne, Sefiller filmindeki performansı ile de beni etkilemeyi başarmıştı. 2011 yılında My Week with Marilyn filminde de rol alan İngiliz oyuncu kendisini tam olarak ispatladı ve her yıl hangi filmde oynayacağı sabırsızlıkla beklenen bir aktör oldu.

Fügen Atasoy (Güncel Film Yorumları)


boy-and-the-world1

Boy and the World ||| En İyi Animasyon

Animasyonlar açısından harika bir yıl geçirdik. Öylesine iyi yapıtlar izledik ki ödül sezonunda öne çıkan live action filmlerin çoğuna taş çıkartır nitelikteydi bazıları. Bunlardan biri de Brezilyalı yönetmen Alê Abreu’nun elinden çıkan Boy and the World. Filmi duymuş olsam da Oscar adayları arasında adını görünceye kadar ilgimi çekmemişti. Nedir ne değildir diye baktığımda karşımda bir başyapıt adayının durduğunu fark etmem uzun sürmedi. Boy and the World’de, uzak diyarlardan birinde kendi iç dünyasında yaşayan bir çocuğun, babasının çalışmak için evden ayrılmasının ardından çıktığı yolculuğun hikayesi anlatılıyor. Filmin görüntüleri elde çizilmiş rengarenk pastel boya resimlerden oluşuyor. CGI’nin geleneksel animasyon tekniklerinin yerini aldığı günümüzde bu tarz animasyonları izlemek başlı başına bir zevk tabii ki. Çok az diyalogun yer aldığı film olağanüstü çizimleri, başarılı ses tasarımı ve adeta sözcüklerin yerini alan müzikleri ile kelimelere hacet bırakmıyor aslında. Çocuksu ve naif bir tonda başlayan film ikinci yarıdan itibaren üslubunu sertleştiriyor ve belgesel görüntülerin de eşliğinde insanoğlunun dünyayı ne hale getirdiğini tokat gibi yüzümüze çarpıyor. Politik mesajların yoğun olduğu bu kısmın ardından gelen final ise boğaza bir yumru gibi oturuyor ve seyirciyi koltuğa çiviliyor. Kesinlikle izlenmesi gereken bir film. Şans verdiğiniz takdirde yılın en iyi filmlerinden biri olduğu konusunda hak vereceğinize inanıyorum.

Şükrü Söğüt (Denemeler)


southpaw

Southpaw ||| En İyi Film

Gittikçe sayısını çoğaltan ‘boks’ temalı filmlerin arasından sıyrılıp, kendine hem türün, hem de yılın içinde iyi bir yer edinen Southpaw, karısının trajik ölümünün ardından, kızı Leila için, hayata tutunmaya çalışan, boksör Billy Hope’un yaşamını konu ediniyor. Son olarak Equalizer’da karşımıza çıkan(-ve alkışları hak eden) Antoine Fuqua’nın kalitesini gösterdiği ring çekimleri; Jake Gyllenhaal’in çıtasını üst düzeylere çıkarttığı Billy Hope performansı ve Akademi ödüllü Mauro Fiore’in takdire şayan görüntü yönetimiyle kendini bulan Southpaw, hem dram yüklü hikayesiyle, hem de başarılı senaryosuyla kesinlikle yılın en iyilerinden birisi.

Burak Sakar (Sinema Yorumcunuz)


sonofsaul

László Nemes, Son of Saul ||| En İyi Yönetmen
Géza Röhrig, Son of Saul ||| En İyi Erkek Oyuncu

2015 yılı, 2000’li yıllarda sözü geçen filmler listelerine ilk sıralardan dahil olacak bir film bıraktı geriye: Son of Saul. Macar yönetmen László Nemes’in henüz ilk uzun metrajıydı bu film üstelik. Anlattığı konunun -2. Dünya Savaşı sırasında, toplama kamplarında yaşamlarını sürdüren daha doğrusu ölümlerini biraz daha olsun geciktiren esirler- yeterince acımasız bir dünyayı seyirciye gösterdiğini düşünmese gerek ki daralttığı kadrajla da seyircileri oturdukları yere çiviledi resmen. Nefes aldırmadı, adeta izleyeni toplama kampının içine soktu. Anlatım tercihleri, kurduğu atmosfer, göstermeden göstermenin yarattığı baskı, Son of Saul’a şimdiye kadar izlediğimiz 2. Dünya Savaşı filmleri içinde kendine ait bir yer açtı. Ve tüm bunları ilk uzun metrajını çeken bir yönetmen yaptı: László Nemes

Son of Saul sadece bir yönetmenlik başyapıtı değil elbette. Yönetmenin bizi bakışına hapseden başrol oyuncusu da büyük bir rol oynuyor filmin etkileyiciliğinde. Son of Saul öncesinde sadece bir dizi filmde (1989 yılı) görünen, aslen şair ve yazar olan Géza Röhrig, filmi sırtlayan isim. Onun bakışıyla bakıyor, onun gördüğü kadar görüyoruz; onu anlamaya çalışıyor onunla mücadele ediyoruz. Gözlerinden toplama kampının acımasız koşullarını okuyor ve onunla hareket ediyoruz. Bütün bu sorumluluğu sinema filmi tecrübesi olmayan bir sanatçı üstleniyor: Géza Röhrig

Seçil Toprak (Paralel Sinema)


it follows

Disasterpeace, It Follows ||| En İyi Özgün Müzik

2014 – Cannes’daki prömiyerinden beri ortalığı kasıp kavuran ve bir anda “21. Yüzyılın En iyi Korku Filmleri” listelerinde üst sıralara yükselmeye başlayan It Follows, David Robert Mitchell’in henüz ikinci uzun metrajlı filmi olsa da kendisine çoktan dünya çapında bir ün kazandırmış durumda. Bir korku fanatiği olarak filme dair ilk yorumlar gelmeye başladığından beri It Follows’u büyük bir merakla beklemiş ve belki de uzun zamandır bir film için bu kadar çok heyecanlanmıştım. Filmi gördüğümde bir parça hayal kırıklığı yaşamış olsam da türe yeni bir soluk getirdiğini inkâr edecek değilim. Filmi ikinci ziyaretimde beni rahatsız eden öğeler daha da gözüme batmaya başlasa da filme dair sevdiğim şeyler daha da bir değerlendi. Hikâyedeki dönüm noktalarının çok iyi işlemediğini düşünsem de oldukça orijinal ve cesur fikirler içerdiğini de itiraf etmem gerekiyor. Kısacası tarif edemediğim garip bir ilişkimiz var filmle. 80’lerin korku filmlerini anımsatan nostaljik atmosferin başarılı bir şekilde kotarılmasındaki en büyük katkıyı ise filmin de en güçlü yanı olarak öne çıkan Disasterpeace imzalı besteler sağlıyor. Ana karakteri sürekli takip eden ‘şey’ bir nebze de olsun seyircide bir gerginlik oluşturabiliyorsa bunu büyük oranda müziklerin ürkütücülüğüne borçlu. Bir önceki sene dinlediğimiz ve yine filmin kendisinden bile daha gergin olan Under the Skin’in müziklerine benzer bir soundtrack çalışması var karşımızda. John Carpenter sinemasını hatırlatan ve bariz bir şekilde Carpenter sinemasına özenen filmde müzikler, hikâyenin geçtiği mekânı kanlı canlı bir karaktere dönüştürmekle kalmıyor, aynı zamanda seyirciyi tedirgin eden inişleri ve çıkışları ile birlikte filme güçlü bir şekilde hizmet ediyor. Arkadan sinsi sinsi gelerek atmosferi tetikleyen müzikler, seyirciyi Detroit sokaklarında peşlerinde koşan şeytani bir ‘şey’in varlığı ile yapayalnız bırakıyor. Orijinal müzik kategorisinde kısır bir yıl geçirdiğimizi düşünürsek Sinema Bloggerları Ödülleri’nde Disasterpeace’in bu dinleyerek tüketilemeyen ve aynı zamanda dinlemeden önce de iki kere düşündüren bestelerinin aday listesinde yer almayı hak ettiği kanısındayım. Özellikle ‘Title’ parçasının son yıllarda bir film için yapılmış en iyi bestelerden biri olduğunu düşünüyorum.

Ali Kavas (Only Cinephiles Left Alive)


mustang

Mustang ||| En Kötü Film

O kadar çok şey yazıldı, o kadar çok şey söylendi ki Mustang’le ilgili artık üzerine ne eklenebilir bilmiyorum. Yeri geldi kurnaz kampanyasının aldığı ve alacağı ödüllerin tek sebebi olduğunu haykırdık, yeri geldi Türkiye’yi anlattığını kabul edip zembille gökten indirilmiş kızlarının psikoloji kitaplarını zorlayacak ruh hâllerini eleştirdik. Ben istiyorum ki, bu yıl önümüzde sayısız kötü film olmasına rağmen Mustang’i de o kategoride bir yere yerleştirelim. Peki neden? Çünkü artık yerli sinemada kötü yazılmış ve kötü oynanmış filmleri sırf çıkış noktasında kabul edilebilir değerde bir fikir var diye taçlandırmaktan sıkıldık. Çünkü Deniz Gamze Ergüven, “Daha yüksek ağaçlar daha çok rüzgar alır.” diyerek yeteneğinden büyük egosunu göstermekten çekinmeyen bir kadın. Çünkü ülkesini doğru düzgün tanımayan, sırf üzerinden prim yapmaya çalışan senaryosu sorgulandığında “Masal gibi anlattım.” diye kıvırmaya çalıştı. Çünkü diksiyonu bozuk oyuncular hayatımızdan hunharca 90 dakika çaldı. Çünkü Mahsun Kırmızıgül her kanayan yaraya parmak basıp potpori gibi filmler çıkardığında da yuhalamaktan çekinmiyoruz ve bu enkazın da aynı mantıkla yazılıp çekildiğine şüphe yok. Gerçekleri söylüyor olması film yapmanın temel kurallarında çuvalladığını ya da üçüncü sayfa haberi gibi bir anlatım tarzı benimsediğini unutturmuyor. Oyunuzu esirgemeyin. Ergüven’in iddia ettiği gibi, “Bir Bulgar eleştirmen oryantalist dedikten sonra herkes onu takip etti.” cümlesindeki “herkes” tarafından Fantastic Four ve Fifty Shades of Grey’le aynı kategoride yer almayı sonuna kadar hak ediyor.

Umur Çağın Taş (Oscar Boy)


beasts-of-no-nation-review

Cary Fukunaga, Beasts of No Nation ||| En İyi Görüntü Yönetimi

True Detective ile birçoğumuzun beğenisini kazanan Cary Fukunaga’nın yazıp yönettiği, görüntü yönetmenliğini de üstlendiği ve hatta kamera operatörlüğünü bile yapmak zorunda kaldığı Netflix’in ilk sinema filmi Beasts of No Nation, klasikleşmiş savaş filmlerinin izinden giden ve adeta 30 yıl öncesinden çıkıp gelmiş, görsel olarak bakmaya doyamayacağınız bir sinema tecrübesi sunuyordu. Fukunaga, filmin ana kahramanı Agu’nun güvenli bölgede ailesiyle beraber olduğu dakikalarda Beasts of No Nation’ı sıcak tonlar kullanarak açıyor, savaşa ve çocuk asker olmaya evirilen hikayenin görselleri de başlangıçtaki güven ortamının yitirilmesiyle daha sert bir hal alıyordu. Tüm kontrolü eline alarak filme sanatçı imzasını atan Fukunaga, Beasts of No Nation’da bizlere kendi filmografisinin de en canlı ve doygun görüntülerini izletiyor, gece çekimlerinde doğru ışıklandırma ile renklerin tezatlığını çok iyi kullanıyor ve seyirciyi sürekli olarak filmin içinde tutuyordu. Biri sabit diğeri hareketli iki kamera kullanan Fukunaga, uzun süreli çekimler yaparak profesyonel olmayan oyunculardan oluşan kadrosundan en iyi verimi alıyor ve hareket halindeki, sürekli değişen arka planı kayda alarak seyirciyi çatışma ortamının içerisine sokan dinamik bir film yaratmayı başarıyordu. Film, bu başarısı ile American Society of Cinematographers tarafından sınırlı sayıda, film festivallerinde ya da uluslararası dağıtıma çıkan filmlere verilen Spotlight Ödülü’ne de Son of Saul ve Macbeth’le beraber aday gösterildi. Halüsinojenik bir maddenin etkisinde pembe ve beyaza dönen savaş sahnelerinde referans verilmeden Richard Mosse’un orijinal fikirleri kullanılmış olsa da filmin sonundaki cenaze ve cephanelik arama sahneleri, tek başlarına bile, Beasts of No Nation’da Cary Fukunaga’nın görüntü yönetimini en iyiler arasında saymak için yeterliydi. Tüm bu sebeplerden ötürü, bu dalda birçok iddialı yapımın olduğu bir senede Sinema Bloggerları’nın kolaya kaçmadan ve bilindik oynamadan, geçtiğimiz yılın en iyi görsel işlerinden biri olan Beasts of No Nation’ın 1970’ler havasını taşıyan bu eski usul görüntü yönetmenliğini hatırlayacağını ve “Netflix Geldi de Ne Oldu?” demeden takdir edeceğini ümit ediyorum.

Harun Acar (4/4)

case

Regina Casé, The Second Mother ||| En İyi Kadın Oyuncu

Güney Amerika sinemasının son yıllarda karşımıza çıkardığı iki kadın karakter, uzun yıllar unutamayacağım etkileyici performansla zihnime kazınmış durumda. Bunlardan ilki Catalina Saavedra’nın Raquel’i (La nana, 2009), diğer ise Paulina García’nın Gloria’sı (Gloria, 2013). 2015, bu iki müthiş kadın ve performansın yanına bir yenisini ekledi; Regina Casé’nin canlandırdığı Val. Brezilya’nın bu yıl En İyi Yabancı Dilde Film yarışı için aday adayı olarak seçtiğii bizimse Filmekimi’nde izleme fırsatı bulduğumuz Que Horas Ela Volta? (The Second Mother), yıllarca çalıştığı evin küçük oğlu ile bir anne-oğlu ilişkisi inşa etmiş hizmetçi Val’in, yıllardır para kazanmak için göremediği öz kızının gelişi ile altüst olan düzenine ve evin hanımı ile olan ilişkisine odaklanıyor. Filmin yıldızı Regina Casé, Val’i o kadar gerçekçi, o kadar içten canlandırıyor, evrensel patron-çalışan ve anne-oğul/kız ilişkilerini mimikleriyle o kadar doğru ve güzel özetliyor ki, biraz önce adını saydığım iki ismin yanında yer edinmeyi kesinlikle hak ediyor. Toplumsal sınıf farklılıklarına bu kadar mizahi bir dille yaklaşabilmesi, koskoca bir toplumsal olguyu bir kahve seti ile anlatabilmesi bir yana, başrol oyuncusunun filme kattıkları takdire şayan. Val, yılın en iyi işlenmiş karakterlerinden; Regina Casé oylarınızı bekler… (Klip)

Emre Eminoğlu (theMagger)


Benicio del Toro

Benicio Del Toro, Sicario ||| En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu

Benicio Del Toro 90’lı yılların ikinci yarısı ve 2000’lerin ilk yarısında müthiş performanslara imza attı ve potansiyelinin sınırları hakkında epey fikir verdi. Hatta üst üste ortaya koyduğu Traffic ve 21 Grams performansları sonrası gelmiş geçmiş en iyi oyunculardan biri olabileceği bile konuşuluyordu. Daha sonra nedendir bilinmez kabuğuna çekildi. Az projede yer aldı ve bazı tercihleri oldukça kötüydü. Yine kendini belli ediyordu ama kendisinden büyük beklentisi olanlar tatmin etmiyordu. 2012 ve sonrası tekrar bir atağa kalkan Del Toro için umutlanmışken bir sağlam performans ile bunun resmileşmesi, eski tadı vermesi gerekiyordu ve o proje 2015 yılında geldi; Sicario… Yılın hali hazırda en iyilerinden olan, harika çekilmiş ve soluksuz bir tempoya sahip filminin en iyi performansı da kuşkusuz Benicio Del Toro’ya ait. Bağırma, ağlama, fiziki deformasyon gibi ekstralar olmadan, ne gerekiyorsa onu vererek çok daha gerçekçi olan oyunculukların kıymeti her zaman daha fazladır. İşte tam da bu noktada Benicio Del Toro’nun Sicario performansı altın değerinde. Bakışlar, mimikler ve ses tonu ile adeta karşısında oturuyormuşçasına etkilendiğimiz harika bir performans. Özellikle yemek ve final sahnelerinde etkisi en üst seviyeye ulaşıyor. Bu senenin en iyi performanslarından birini, en iyi filmlerden birinin içinde izlemek de cabası. Umarım bu geri dönüş bununla sınırlı kalmaz, Del Toro’nun karizması ve gücü her zaman izlemekten keyif aldığımız türden.

Onur Kırşavoğlu (Paralel Sinema)


Tobey Maguire

Tobey Maguire, Pawn Sacrifice ||| En İyi Erkek Oyuncu

Pawn Sacrifice, 2015 yılının hak ettiği değeri göremeyen filmlerindendi. Amerikalı Satranç Şampiyonu Bobby Fischer’ın,  Sovyet Dünya Şampiyonu Boris Spassky ile olan mücadelesine odaklanan film Soğuk Savaş’ın da farklı bir yüzünü resmediyordu. Birbirinden başarılı oyunculuk performansları barındıran filmde Tobey Maguire’ın performansı için geniş bir parantez açmak lazım. Bobby Fischer gibi sosyopat ve paranoyak özellikler taşıyan bir karakteri ustalıkla canlandıran Maguire’ın, kariyerinin belki de en iyi işini ortaya koymakla kalmayıp filmi de olduğundan daha etkileyici bir hale getirdiğini rahatlıkla söyleyebilirim. Aslında karşımızda hayran olunması gereken bir deha varken hayran olamıyoruz. Bobby Fischer’a aynı anda hem sinir olup hem de trajedesi karşısında üzüntü duymak daha olası. Böylesine zorlu ve köşeli bir karakteri hakkıyla canlandırabilmek ise önemli bir başarı olarak görülmeli. Daha önceleri; The Ice Storm, The Cider House Rules, Seabiscuit ve Brothers gibi filmlerde de etkili performanslar ortaya koyan biricik Peter Parker’ımız Tobey Maguire’ın bu şahane performansla Sinema Bloggerları tarafından görmezden gelinmeyeceğini temenni ediyorum. (Klip)

Murat Karakuş (@murattkarakus)


Listen to Me Marlon

Listen to Me Marlon ||| En İyi Belgesel

Hem özel yaşamıyla hem de kariyeriyle sinema tarihinin en sansasyonel oyuncularından biri olan Marlon Brando’nun hayatını konu alan Listen to Me Marlon belgeseli yılın en nefes kesici sinema olaylarından biri. Marlon Brando’nun daha önce yayınlanmamış ses kayıtlarıyla hikayesini iyi bir şekilde oluşturan yönetmen Stevan Riley’in görsel çalışması da bir hayli etkileyici. Brando’nun bir arkadaşına anlatırmışçasına söze girdiği belgesel, bittiğinde adeta 103 dakikalık bir sohbeti bitirmişsiniz hissi uyandırıyor. Bu süre zarfında çoğu kez boğazınız düğümleniyor, yer yer yüzünüz tebessüm ediyor. Marlon Brando’nun ağzından dinlediğiniz kendisinin duygusal buhranları, babasıyla olan ilişkisi ve korkuları bir süre sonra üzerinizde dayanılmaz bir ağırlık oluşturuyor. Ayrıca Brando’nun lafını esirgemeyen karakteri hatta kariyerini acımasızca eleştirmesi belgeselin ruhunu tam manasıyla yoğuruyor. Uzun lafın kısası Listen to Me Marlon fevkalade bir iç dünya portresi. Hala görmesi gereken ilgiyi görememesi üzücü. Zira yılın en değerli hazinelerinden biri.

Faruk Songur (Buzdan Sinema)

Sinema Bloggerları Ödülleri Frontier Theme